Posts
Hiç bir yeri, bir canlıyı ebediyen terk ettiğiniz oldu mu? İnsanın boğazı düğüm düğüm olur.Bir daha hiç göremeyecektir. Ama, yapmak zorundadır. Allah kimseye göstermesin diyeceğim ama, olgunlaşmanın ve deneyim sahibi olmanın bir ayağı da bu olsa gerek. Sizinle bir iki anımı paylaşmak istiyorum.
ESKİŞEHİR'DEKİ KEDİLERİM
2005 Haziran'ı sonunda İstanbul’dan bir iş teklifi aldım. Eskişehir'deki işimden, görevimden istifa ettim. İstanbul'a gelecektim. Yeni işverenim beni görüşmeden sonra Bostancı tren istasyonuna bıraktı. Eskişehir’e bir bilet aldım ve trene bindim. Yolda hep Eskişehir’deki kedilerimi düşündüm. Nasıl istifa edecek ve yeni işimde nelerle karşılaşacaktım? Aklım fikrim kedilerimdeydi... Tam 20 tane.. 4 yavru, 4 genç, 6 yetişkin dişi, 6 yetişkin erkek. Nasıl doğum yaparak artmışlardı... Bazılarını İstanbul’daki veteriner kafeslerinden almıştım. Bir tanesi kapıdan kendi geldi. Şirketin bir kolonideki bana verdiği bir apartmanda oturuyordum. Mübarek, daire değil, kedi kreşi gibiydi. Hepsinin aşıları tamdı... Küçüklüklerinde gözlerinde sulanma olduğu zaman pamukla çay sürmem ve göz teramisini sürmem, yaramazlıkları, Ankara’ya veya İzmir’e giderken, hafta sonları, onları sera gibi bir yere bırakmam ve buna "yaz okulu" adını vermem..Akşam lojmana geldiğimde arabamı park ettiğim yerdeki ağaçların üzerinden omuzuma atlamaları ve eve beraber girişimiz, mama tabaklarına sevdikleri bir yemek koyduğumda tabağın etrafına daire şeklinde dizilip kavga etmeden, kuyruklar sopa gibi havada yemek yemelerini ve lojmanın küvetinde köpük banyosu yaparken köpüğün içinden çıkan ayak parmaklarımı bir balık veya kurbağa zannedip gelip koklamalarını ve tırnaklamaları... Bir film şeridi gibi gözümün önünden uçtu gitti..
Şimdi artık bunların hiç biri olmayacak. Onları Eskişehir’in soğuğuna ve kışına terk edecektim. İstanul’a götürmeme nedenlerim, bir, hanımın istememesi(bir köpeğimiz ve bir siyam kedimiz vardı), ikincisi veterinerim Naci’nin ‘abi onlar oraya alışıklar,nafakayı temin ederler. Kedi hayatta kalma ustasıdır.Sonra İstanbul’un nemli havasına zaten alışamazlar.Sokağa çıksalar araba falan çiğner.Sen onlara zaten büyük iyilik yaptın.Sokaktan kurtardın,aşılarını yaptırdın,sevdin,doyurdun yeter..’demesiydi.
Eskişehir’e kadar iki üç tur küçük bir kız çocuğu gibi ağladım. Döndüm ve istifa ettim. Ettim ama hâlâ içimde bir ukde vardı. Onlar belki bensiz yapacaklardı ama ben onlarsız nasıl yapacaktım? Ya hastalanıp ölürlerse? Kolonide köpek de vardı tilki de... Bunlardan biri tarafından boğulacaklar mıydı? Bu düşünceler beni çok rahatsız etti. Ama toparlandım ve Temmuz sonunda İstanbul’a geçtim.
ÇATALCA O...KÖYÜ
1989'da bir bankadan yüklüce bir kredi aldım -işletme sermayesi için. Biraz fazla almışım. Bugünün parasıyla 180.000 lira kadar... Dedim ki, bu şimdi çar-çur olur gider. Ve gidip Çatalca'dan araziler aldım. Bir tanesi bu, Çatalca’daki O.. Köyü'ndeki 4 dönüm arazi. Oraya param olunca bir bağ evi veya kulübesi konduracak ve üzüm asmaları dikecektim. Araziye gitmek için pırıl pırıl bir derenin içinden geçmek gerekiyordu. Onun dar bir yerine künkler koydum ve basit bir köprü inşa etmek istedim. Ettim de... Ama sonbahar tatbikatları sırasında üzerinden tank geçmiş ve künkleri kırmıştı. Pırıl pırıl bir dereydi. İçinde balık yavruları vardı. Kurbağalar korosu vardı. Fakat o sene sonunda paraya sıkıştık. Tam o sırada da bir alıcı çıktı ve ....... liraya aldığım araziye .... lira ödedi. Hem kâr çok iyiydi, üç ayda 15.000 lira - hem de yılbaşı zamanı biz konfeksiyoncular ve işverenler paraya çok sıkışırız. Hele o yılbaşından iki gün evvel bankalar insana kendi parasını bile vermek istemez. ‘Efendim, biraz dursun, yeni yılda çekersiniz’ der. Ve sattım araziyi adama. Sattım ama Çatalca tapuda imzayı atarken içim cızırdıyordu; "elveda bağ evi, elveda tertemiz dere, elveda küçük balıklar, elveda kurbağalar korosu... Elveda ilk ve son köprücülük denmem..." dedim ve inşallah bir gün yine zengin olurum ve heriften orayı geri alırım ama bunun çok zor veya çok zayıf bir ihtimal olduğunu biliyordum. İçim cızır cızır etti.
ÇATALCA S... KÖYÜ
9.5 dönüm de oradan almıştım. Yanımızdaki tarlaya da benim yerime de cıvar çiftçiler gelip buğday ekiyorlardı. Ve iki tarla arasında zıraat makinalarını geçiriyorlardı.Sonbaharda küçük kızımla gidip subaşı yolundaki Mehmet Amca'dan 50-60 tane mazı, bir meşe ve selvi fidanı aldık. Bir öğleden sonra, iki tarla arasında sınır olarak diktik En başa da selviyi. Kış başında bir daha geldik, kocaman olmuşlardı. Hatta bir tanesinin üzerine bir tarla kuşu yuva yapmıştı ve dört küçük açık mavi yumurta bırakmıştı. "Şunu daha güzel ve emin bir yere koyamaz mıyız" diye düşündük küçük kızımla. Ama hem yuvayı bozacaktık, hem de yeni yerine koyarken yumurtaları kıracaktık. Bırakalım doğa nasıl istiyorsa öyle yapsın dedik ve öyle yaptık. Hem yeşil hem de doğal bir duvar. 2004’ te bankaya borçlarımı ödemek ve piyasa borçlarımı tamamlamak üzere yine iyi fiyatla bir alıcıya satmak zorunda kaldım. Yine aynı iş... Tapuda imzaları atarken elveda mazılar. Elveda selvi. Yine tapuda aynı hikaye..Devir imzasını atarken, içim cızır cızır..
ÇATALCA OK....KÖYÜ
Parasını peşin verdim.Bir yazlık ev için aldım, bir kuyu açtım ve 6.5 metrede su buldum. Hem de içilebilir bir su... Etrafını telle çevirttim ve bir sürü fidan diktim. Dut, nar, kiraz, ceviz, elma ve armut... Birkaç leylak ve lükstrüm. Bahar manevralarında tankımızın bir tanesi narı çiğnemişti ve çamura yapıştırmıştı. Onu çamurdan çıkardım, destekler attım, diplerine kuyudan su çekip verdim ve kurtuldu.
2005’te orayı da bir iş adamına sattım. Ok..’daki yerimle beraber beklersem, .... milyar falan edecekti ama ben .... milyara, bir hacıya sattım. Ve bankayla, elimizi yıkadık.
TUTSİ(Tootsie)
O, genç bir Buviye(Bouvier des Flandres) kızıydı. Hollanda’dan aldım ve uçakta, özel kafesinde getirdim istanbul’a.
Soğuk hava sevdiğinden, o sene Şubat’ın ilk 15 günü, salonda, uyku tulumunda uyudum. Sabah 5 - 5,5’ta hava nasıl olursa olsun, dışarı çıkıyorduk. Derken, hanım tutturdu "bunun tüyleri dökülüyor. Karşıda da M.Ü.’nin lojmanlarında bir arkadaşımın arkadaşı çok tüylü köpek istiyormuş. Hem bahçesi falan da var. Orada daha rahat eder. O’na verelim" dedi. Çaresiz, ‘peki’ dedik. Verme günü olarak da, 5 Ağustos 1989 seçildi. O gün karşıya götürüp bıraktı. O sabah gezdirirken, gelip koca başını sağ omzuma dayadı. Sanki ‘verme beni dedecim’ der gibiydi. İçim dilim dilim oldu. Ama hanım götürüp verdi. Ertesi gün, öğleden sonra hüzünle geldi. ‘ipini kemirip kaçmış’dedi. Gitti, 15 gün, karşıda onu aradı. El ilânları, polis radyosunda anonslar vs. hiç bir şey para etmedi. Bulunamadı.
Böylece, kızımızı kaybetmiş olduk.
CEYDİ(J.D.)
O bir koker (cocker)di. Etiler’de, bir veterinerin kafesinden aldım. Avucumda eve getirdim. Kısa zamanda evin sevgilisi oldu. Bütün hırsızlıkları, sabah kaka-çiş turları, eve gelen bazı hanımları korkutması dışında bir kötülüğü yoktu.
Derken, 1995 Ağustos’da zor nefes almaya, su içememeğe ve kaldırımlara çıkıp inememeye başladı. Veterinere götürdük: köpeğimiz, gırtlak ve akciğer kanseri dediler. Eh, uyutun dedik. Olmaz, buna biz karar veremeyiz dediler. Her hafta, hanım hastahaneye götürüp bazı müsekkinler yaptırıyordu. Ama hayat küçüğümüze zor gelmeye başladı. Izdırabı her geçen gün artıyordu. Uyutalım dedik. Hastahaneden 2 Eylül 1989’a gün verdi. İzmir’deki küçük kızım, ‘bekleyin, ben de geliyorum’ dedi. O gün sabah 10.00’da o veterinerin paslanmaz çelik masasına yatırılınca, bir şey olacağını anladı sanki, kalkmaya çalıştı. Ama kalkamadı. Müsekkini bağladılar. Aşırı dozda verip, uyurken ölmesini sağlıyorlardı. Bütün aile ellerimizi üstüne koyup, hafif hafif okşamaya başladık.
10.15 gibi, veteriner ‘evet, öldü’ dedi. Herkesin iki gözü iki çeşmeydi. Bir oğlumuzu, bir can dostumuzu O’nun iyiliği için sonsuzluğa uğurlamıştık.
Elveda J.D., Tutsi, elveda ..köyündeki pırıl pırıl dere ve içindeki hayvancıklar.. Elveda ... ve ...köyündeki fidanlar...
Allah, inşallah cennette bizi buluşturur. Siz o güzelliğiniz ve saflığınızla kesin cennete gidersiniz de, beni de yanlışlıkla bırakır mı bilmiyorum. Ama ister bu dünyada, ister öteki dünyada buluşalım, ne kadar özlediğimizi anlatır gösteririz.. Bakmayın öyle 2-3 kuruşa sizi sattık..Sizin iyiliğiniz için öldürdük ama, hayatımızda çok derin izler bıraktınız.
ELVEDA!!!
PKK’lı teröristler, silâhları bırakmak karşılığında devletten iş ve maaş istiyorlar. Yakın çevrenizde duymuşsunuzdur;
-oğlun askerden geldi mi?
-geldi.
-şimdi ne yapıyor?
-sağolsun, O’nu, bizim bir komşu var, filan firmada iş buldu ve oraya soktu.
-ne yapıyor orda?
-hiç..bir mâmul deposu var, onun başında depo şefi. Karışanı yok, görüşeni yok(1*yani ne emir alıyor,ne emir veriyor)Bütün gün çay-kahve içiyor,gelip birisi birşey isterse,onu veriyor-varsa. Yoksa,gelmedi ama gelecek diyor.Sabah 08.00,akşam19.00. Öğle yemeklerini şirketin yemekhanesinde yiyor. Ay sonunda da iyi bir maaş alıyor2*, keyfi yerinde.
1* yani, bir hiyerarşik görgü sahibi olmuyor ve aslında en rahat işten çıkartılacak adam pozisyonunda..
2* yani, kimse üretkenliğini,verimini ölçmüyor.Bunlara da bakmaksızın, ay sonunda, hesaplı bir para veriyor. Ne âlâ memleket...
-şimdi artık evlendirecez bakalım. Şöyle doğru dürüst bir kız arıyoruz*3
*3 yani çiftleşme zamanı geldi.Kendini kurtardı, şimdi yavrulayacak. Bayılırız böyle şeylere..Yani kimse bizden hesap sormasın, emir vermesin. Biz, bakkal gibi bir köşede oturalım. Bi masa, bi kasa. Gün sonunda da ne satıldıysa masrafını in, geri kalanını cebine at,git..
Şimdi PKK’lı çocuklar böyle bir iş istiyorlar belli ki.. Nerede böyle bir iş bulunabilir o kadar çok adam için?
Benim aklıma Kara Yolları geliyor. O bozdukları yolları yaparlar. Ama servis derdi var.Akşam mezralara bırak, sabah topla, maaşı beğendir, yemeği beğendir. Ama düşünürseniz zor bir buluş. Hastalığı var, izni var, verimsizliği var. Tam sosyalist düzen. Ne yaparsan yap ay sonunda paran hazır. Doktor-ilaç-okul bedava. Devlete getireceği mâlî yük bir tarafa, sırf bunlara bir çare bulmak epeyce bir iş.. Hani bir yere bir müşavir falan yapmaya kalksan, ne biliyor ki(işkence,baskın,pusu,mayın döşemek,sokak gösterisi tertip etmek dışında), kime ne akıl satacak.. Nasıl olacak bilemiyorum..Tut ki yaptınız. Bu sefer de, evleneceğimiz kızları bize siz bulun derler mi.. Düğün ve sünnet masraflarını devlet çeksin. Bize lojman verilsin(mağara ve kovuktan sonra, -verilirse- bir apartman dairesi villâ gibi gelir. O lojmanın elektrik-su paralarını kim ödeyecek? Devlet tabii.. Yani işi biraz makro gözlükle görürseniz hayli zor,ve yapabilseniz ve yapmaya başlasanız bile neleri protesto edecekler, ne marazalar çıkartacaklar.. DTP ne yapacak? Herhalde gazilerimizi aldattınız.Onlara kötü bir iş, birazcık para verdiniz.Pek yakında dağlara geri dönecekler” flan mı diyecekler acaba?(Haaa..dönebilirler mi, dönerler mi bilmiyorum. O rahat yaşamdan sonra..)
Öyle TV kanalları var ki, bir tane doğru dürüst spiker(speaker) İng: To speak = konuşmak, Speaker=konuşmacı) veya sunucusu yok.. Olanlar da veya öyle adlandırılanlarda da, bir eeee iiiiii ııııı aaaaaa’dır gidiyor.. Bu tutukluluk seslerini çıkartış süresi 4.5 saniye sürse ve 2 dakikalık yani 60 saniyelik bir programda sunumun %80 i kanalizasyona gitti..Bir reklâm kuşağı l.5 dakika sürüyorsa, para kazanılan bir l.5 dakikayı hanımefendi/beyefendi yedi bile... ‘Devamı AZ SONRA’ ve bu hanım ve beylerin hemen hepsi çok matah olarak sunuluyor. Aslında bu tutuklu konuşmalar şunları gösterir;
1- Sunucunun konuya bir ilgisi yoktur
2- Bu işi kerhen yapmaktadır.Bir an önce bitse de “şöyle bir gidip dinlensem” demektedir.
Bu tutukluluk seslerinin hemen arkasından gelen sözcükleri bir not edin ve sonra bakıp düşünün. Bunları nâtık birinin konuşma sırasında hatırlayamaması neyi gösterir? Profesyonellik eksikliğini mi?, geri zekâyı mı?, oraya bir torpille getirilmiş olduğunu mu?, hazırlık yapmadığını mı?? vb.
Cumhuriyetimizin 85. yılı kutlandı. Bu meyanda, televizyonlarda bazı programlar yapıldı.’Türkiye’de kadın olmak’, ‘Cumhuriyet ve Kadınlar’ gibi..Hiç birini ne dinledim, ne not aldım.Çünkü birkaç gün evvel şimdi hatırlamadığım bir kanalda ve saatte iki baş örtülü hanım çıktı. Biri demez mi;”Atatürk’ün Türkiye’ye yaptığı katkının çok daha fazlasını Humeyni,İran’a yapmıştır” diye..Hemen gözümün önüne, o senelerde (1979-1983)Tahran’dan bir uçak kalktığı zaman, o İran’lı kadınların, uçağın içinde, coşku içinde çarşaf,peçe ve başörtülerini çıkarışlarını hatırladım. Yine bir taksi şöförünün de, beni yemeğe çağıran İranlı dostlarımın evlerinde de, “bu adam bizi 100 sene,200 sene geriye götürdü” diye üzülüp baş sallamalarını hatırladım. Ve Cumhuriyet kutlamalarına birkaç gün kala yapılan bu densizliğin karşısında acı acı düşündüm. Aslında Türkiye’de kadın olmak şu üç yordamdan birinden geçer.
1-EV KIZLARI;Bunlar daha genç kızlıklarının başlangıcında eve su taşımak, inek sağmak,hayvan otlatmak gibi aslî sorumluluk ve bilgi isteyen(!) görevler yüklenirler. Ve o yaşlarda baba, ağabey, amca ve ailenin diğer erkek büyüklerinin emirlerine uymaya alıştırılırlar. 15 yaşına geldiklerinde eve kapanır ve koca beklemeye başlarlar, çünkü evlendirilme yaşları gelmiştir.
2- OKUL KIZLARI: İlkokulda dersleri iyi olan ve yüksek tahsil yapmaya müsait birkaç tanesi keyfe keder bir okula gönderilir ve dönüşte ailenin bakkal dükkânında veya terzisinde yardımcı olur.
3-İŞ KIZLARI: Bir şekilde evlendirilip tarlaya ve bahçeye çalışmaya giderler. Koca, söğüt gölgesinde çimen sapı çiğner veya kahvede tavla oynar. O, sadece çamaşır yıkar ,yemek yapar ve çocuklara bakar. Belki birine, çok zor bir görev olan tavukları yemleme de ek görev olarak verilebilir.
.
Dikkat edilirse, her üç yöntemde de erkek erkil kurallar ve bunların dinin temelleri adı altında kendilerine yedirilmesiyle hareket eden robotlardır. Dolayısiyle iki türbanlı hanımın Atatürk’ün, kadınlar için yaptıklarına gösterdiği nankörlüğü yadırgamadım. Nasıl ki, bir açık oturuma çıkan bir başörtülü kıza”‘neden türban takıyorsunuz?” dendiğinde, “dînî inançlarım gereği” dediği gibi.. Aynı dînîi inançlar demetinde kendisi gibi iki kişi daha olursa, ancak üç erkeğin oyu veya kararına eşit olabilecekleri ve çalışmak yerine evde oturup,ev işi yapma hedefi vardır.
Şimdi, böyle bir memlekette kadınlar kalkıp, nasıl da ve ne hakla hak isteyebilirler??..Zaten ezici ‘koyun’ çoğunluk, içine üçüncü sınıf vatandaş olmayı sindirmiştir.. Ve kendilerine “Cumhuriyet’in 85. yılında kadınlar” programında nasıl ve ne sorulabilir, ne yanıtlar alınabilir, merak bile etmedim. Yazık ki.. Çok yazık..
Annemin ileriki yaşlarında, ablamlar İstanbul'dan, güney illerinden bir yere göç kararı aldılar. Annemin yaşı itibariyle, nörologlara göre, yeni bir yerde, yeni bir yaşamın onun hızla inişe geçmesine neden olabilirmiş. Gerçekten de öyle oldu..Beyni şaşırıverdi..Ablamın olağanüstü ilgisi,alâkası bile bu inişe 'dur' diyemedi.
Bu yeni adrese geçişimde, benim aklıma da bu geldi..Gerçek hayattaki adresimi değiştirdiğimde de huzursuzluk duymuştum. Bu sanal taşınmaya da pek alıştığım/alışacağım söylenemez..
Uzunca bir zamandır, Bebek için de bir yer açmayı düşünüyordum. İç dünyasından çıkıp biraz havalansın istiyorum. Son zamanlarda, dile getirdiği hisleri, düşünceleri gösteriyor ki, artık hiç bir şey onu dış dünyaya bağlamıyor. Buraya yazarsa, birileri ile birşeyleri paylaşırsa, sanki sabit hayatına biraz hareket gelecek..Ben/biz pek yardımcı olamıyoruz artık..
Bu sayfayı sadece Bebek için kullanmaya karar verdim. Bundan sonra, burada sadece O'nun yazıları olacak.O söyleyecek, ben yazacağım. Beni blogspot'tan okuyan arkadaşlarım O'nun durumunu öğrendiler artık. Bilmeyenler için kısaca bir açıklamam olacak;
-Bebek geçirdiği ameliyatlar neticesinde yatağa bağımlı.
-Beynin ön lobu alındı.
-Okuyamıyor ama bunun farkında değil. Anlama-konuşma-hafızada bir sorun yok(ama zaman zaman devreler karışıyor.)
Bu kadarını söylemem yeterli..
Beyinle ilgili durumunu bilmenizi istedim, çünkü eğer yazdıklarına bir yorum yapan olursa, O'nu normal/sağlıklı bir insan gibi düşünerek yapsın. O'na okurken, sansürlemem gerekmesin.Absürd bir şeyler yazabilir, çok acımasızca eleştirmeyin olur mu!!
Bugün bu yazıyı kira kontratı olarak okuyup, yorumlayabilirsiniz.Yarın Bebek taşınacak buraya..Sonraki yorumları O'na okuyacağım
Hadi bakalım..Ben merak ediyorum, ne cevherler(!) yumurtlayacak..